Bilinç

Hafıza olmadan benlik kalır mı?

Bir sabah uyandığınızı düşünün. Gözlerinizi açıyorsunuz, nefes alıyorsunuz, etrafınızdaki insanları görüyorsunuz. Konuşabiliyor, yürüyebiliyor ve yeni şeyler öğrenebiliyorsunuz. Ancak size ait olduğunu düşündüğünüz hiçbir anıyı hatırlamıyorsunuz. Adınızı bilmiyorsunuz. Nerede büyüdüğünüzü bilmiyorsunuz. Hayatınız boyunca kimi sevdiğinizi, nelerden korktuğunuzu ya da hangi hataları yaptığınızı hatırlamıyorsunuz.

Aynadaki kişiye baktığınızda onun size ait bir beden olduğunu anlayabilirsiniz. Fakat o kişinin gerçekten siz olduğundan nasıl emin olabilirsiniz?

Bu senaryo ilk bakışta yalnızca hafızasını kaybetmiş bir insanı anlatıyor gibi görünür. Oysa biraz durup düşününce mesele hafızanın kendisinden çok daha derin görünmeye başlıyor. Çünkü çoğumuz kim olduğumuzu anlatırken aslında anılarımızı anlatıyoruz. Nerede doğduğumuzu, hangi okula gittiğimizi, kimlere âşık olduğumuzu, hangi acıları yaşadığımızı ve hangi kararların bizi bugünkü hâlimize getirdiğini sıralıyoruz. Sanki “ben” dediğimiz şey, geçmişimizin üst üste birikmesinden oluşan uzun bir hikâyeymiş gibi davranıyoruz.

Peki ya bu hikâye bir anda silinirse?

Gerçekten “siz” de silinmiş olur musunuz?

Yoksa anılarınızın arkasında, onlardan bağımsız kalan başka bir “ben” mi vardır?

Bu soru düşündüğümüzden çok daha önemlidir. Çünkü hafıza yalnızca geçmişi saklayan bir arşiv değildir. Beyin, her yeni deneyimi eski anılarla karşılaştırarak yorumlar. Bir yüzü tanımamız, bir kelimeyi anlamamız, hatta bir fincan kahvenin kokusunu bize tanıdık hissettiren şey bile hafızamızdır. Hafıza olmadan yalnızca geçmişimizi değil, içinde bulunduğumuz anı yorumlama biçimimizi de büyük ölçüde kaybederiz.

Buna rağmen nörolojide ilginç örnekler vardır. Bazı insanlar ciddi hafıza kaybı yaşamalarına rağmen karakterlerinin önemli bir kısmını koruyabilir. Bazıları yeni anılar oluşturamaz ama hâlâ nazik, sabırlı ya da esprili biridir. Bazıları çocuklarını hatırlamaz ama onlara karşı açıklayamadıkları bir yakınlık hisseder. Sanki kişiliğin bazı parçaları hafızadan daha derin bir yerde saklanıyormuş gibidir.

Bu durum beklenmedik bir ihtimali ortaya çıkarıyor.

Belki de hafıza ve benlik aynı şey değildir.

Belki hafıza, benliğin inşa edildiği malzemedir; fakat benliğin kendisi değildir.

Ya da tam tersi…

Belki de “ben” dediğimiz şey, beynimizin geçmişi sürekli yeniden birleştirerek oluşturduğu bir hikâyeden ibarettir. Eğer hikâye tamamen değişirse, onu yaşayan kişinin de değişmesi kaçınılmazdır.

İnsan bu noktada kendisine istemeden şu soruyu soruyor:

Beni ben yapan şey gerçekten bedenim mi?

Beynim mi?

Anılarım mı?

Yoksa bütün bunları deneyimleyen ama hiçbirine tam olarak indirgenemeyen başka bir şey mi var?

Belki de hafıza üzerine düşündüğümüzde aslında hafızayı değil, insan olmanın ne anlama geldiğini sorgulamaya başlıyoruz.

Ve belki de cevaplanması gereken asıl soru şudur:

Geçmişimizi kaybettiğimizde, geriye gerçekten kim kalır?

Daha Fazla Göster

Euphorian

Belki insanlığı ileri taşıyan şey cevaplar değil, cevap vermeyi reddeden sorulardır..
Başa dön tuşu