Bilinç

İnsan neden anlam arar?

İnsan neden anlam arar sorusu aslında psikolojinin, biyolojinin, felsefenin ve nörobilimin kesiştiği en derin sorulardan biri. Çünkü insan yalnızca yaşayan bir canlı değil; yaşadığını bilebilen bir canlıdır. Belki de bütün fark burada başlamakta..

Bir taş vardır ama var olduğunu bilmez.
Bir ağaç yaşar ama ölümünü düşünmez.
Bir hayvan korku hisseder ama büyük ihtimalle bir gün yok olacağını zihinsel olarak sürekli taşıyamaz…

İnsan ise kendi varlığının farkında olan bir sistemdir. Kendini dışarıdan düşünebilmektedir , geçmişini zihninde tekrar tekrar yaşayabilmekte , geleceği hayal edebilmekte ve henüz gerçekleşmemiş felaketlerden korkabilmektedir. En önemlisi ise bir gün öleceğini bilerek hayatına devam edebilmektedir.

Bence anlam arayışının merkezinde tam olarak bu çarpışma vardır:


Bu , sonsuz gibi çalışan bir bilinç ile sınırlı bir bedenin çarpışmasıdır.

İnsan zihni doğal olarak süreklilik ister. Devam etmek ve var olmak ister… Ama gerçeklik sürekli kırılmalar üretir :
ölüm, kayboluş, zaman, yaşlanma, ayrılık, unutulmak…

Bu yüzden insan zihni yalnızca “ne oluyor?” sorusunu sormaz. Aynı zamanda:
“Bütün bunların bir anlamı var mı?” sorusunu da sormaya başlar. Çünkü tamamen anlamsız bir evren fikri, insan zihni için taşıması çok ağır bir yüke dönüşür.

Burada beynin çalışma biçimi de çok önemli. İnsan beyni rastgeleliği sevmiyor. Sürekli bağlantılar kuruyor. Bir olay olduğunda neden arıyor. Sebep-sonuç ilişkisi oluşturmaya çalışıyor. Bu aslında evrimsel açıdan mantıklı. Çünkü çevrede örüntü görebilen canlılar hayatta kalma avantajı elde etti şu ana kadar..

Çalılık hareket ettiğinde:
“Rüzgar olabilir.”
demek yerine,
“Belki orada bir yırtıcı vardır.”
diye düşünmek daha güvenliydi.

Bu yüzden insan zihni yalnızca fiziksel dünyada değil, hayatın içinde de örüntü arıyor:
Neden doğdum?
Neden acı çekiyorum?
Neden seviyorum?
Neden kaybediyorum?

Bir bakıma anlam arayışı, beynin kaosu düzenleme çabası olabilir.

Ama mesele sadece biyoloji değil. İnsan aynı zamanda hikâye kuran bir varlık. Belki de insan medeniyetinin büyük kısmı bu yüzden ortaya çıktı. Dinler, mitolojiler, sanat, felsefe, ideolojiler, hatta bilim bile bir yönüyle evreni açıklama ve insanı boşluğun içinde konumlandırma girişimi gibi duruyor.

Düşünsenize :
İnsanlık binlerce yıldır ölülerini gömüyor. Mezarlara objeler bırakıyor. Ritüeller yapıyor. Bu çok sıradan bir detay değil. Çünkü bu davranış, insanın ölümü yalnızca biyolojik bir olay olarak görmediğini düşündürüyor. İnsan zihni ölüm karşısında “hikâye” üretmeye başlıyor. Çünkü ölüm, çıplak haliyle zihnin taşıması en zor gerçeklerden biri duruyor.

Burada psikoloji devreye giriyor. Özellikle varoluşçu psikoloji. Viktor Frankl gibi isimler, insanın temel ihtiyaçlarından birinin anlam olduğunu savunuyordu. Frankl’ın dikkat çekici tarafı şu:
Bunu teorik bir rahatlık içinde değil, toplama kamplarını yaşamış biri olarak söylüyordu.

Onun gözlemine göre insanlar yalnızca fiziksel koşullarla ayakta kalmıyordu. Bir nedeni olan insanlar bazen imkânsız gibi görünen şartlara daha uzun dayanabiliyordu.

Bu yüzden bugün bile modern psikolojide:
amaç hissi,
aidiyet,
gelecek duygusu,
değer hissi
ile depresyon ve psikolojik dayanıklılık arasında ilişki kuruluyor.

Çünkü insan yalnızca yemek yiyerek yaşayan bir organizma değil. Zihinsel olarak da “neden devam etmesi gerektiğini” hissetmek istiyor.

Varoluşçu filozoflar ise meseleye daha sert yaklaşıyor. Albert Camus mesela evrenin insana hazır bir anlam vermediğini düşünüyordu. Ona göre insanın trajedisi şuydu:
Anlam isteyen bir zihin ile sessiz bir evren arasında sıkışmış olmak.

Bu yüzden “absürd” kavramını kullanıyordu.

Friedrich Nietzsche ise insanların eski anlam sistemlerini kaybetmeye başladığında büyük bir boşluğa düşeceğini düşünüyordu. Çünkü insan zihni tamamen değersizleşmiş bir gerçekliği uzun süre taşıyamayabilir.

Aslında bugün modern dünyada birçok insanın yaşadığı boşluk hissinin bir kısmı da bununla ilişkili olabilir. Çünkü teknoloji gelişti, bilgi arttı, ama anlam problemi çözülmedi.

Hatta bazı açılardan daha görünür hale geldi.

Eskiden insanlar:
din,
toplum,
aile,
gelenek,
kabile
içinde hazır anlam sistemleriyle yaşıyordu.

Bugün ise birey daha yalnız. Daha özgür ama aynı zamanda daha boşlukta.

Ve insan zihni garip bir şekilde sadece yaşamak istemiyor. Önemli hissetmek istiyor. İz bırakmak istiyor. Hatırlanmak istiyor. Çünkü tamamen kaybolma fikri bilinç için çok ağır olabilir.

Bu yüzden insanlar:
çocuk bırakıyor,
kitap yazıyor,
video çekiyor,
sanat üretiyor,
isim bırakmaya çalışıyor,
internet üzerinde bile dijital iz bırakıyor.

Bir bakıma bütün bunların altında şu cümle yatıyor olabilir:


“Ben vardım.”

Belki de anlam arayışı, evrenin içinde küçücük kalan bir bilincin yok oluşa karşı verdiği en büyük zihinsel tepki.

Daha Fazla Göster

Euphorian

Belki insanlığı ileri taşıyan şey cevaplar değil, cevap vermeyi reddeden sorulardır..
Başa dön tuşu