
Eğer bilinç yalnızca geçici bir biyolojik süreçse, “ben” dediğimiz şey gerçekte nedir?
Hayatımız boyunca en çok kullandığımız kelimelerden biri belki de “ben”dir. Ben düşünüyorum. Ben hissediyorum. Ben karar verdim. Ben üzgünüm. Ben mutluyum. Bu kelimeyi o kadar doğal kullanırız ki arkasında gerçekten neyi kastettiğimizi neredeyse hiç sorgulamayız. Sanki bedenimizin içinde, bütün deneyimleri yaşayan, çocukluğumuzdan bugüne kadar hiç değişmeden kalan tek bir varlık varmış gibi hissederiz. O varlık doğduğumuz günden beri aynı kişidir; yalnızca daha fazla şey öğrenmiş, daha fazla anı biriktirmiştir.
Fakat ilginç olan şu ki, insan kendi varlığına bu kadar yakın olmasına rağmen, bilim hâlâ “ben” dediğimiz şeyin ne olduğunu kesin olarak açıklayabilmiş değildir.
Bugün nörobilim beynin çalışma biçimi hakkında tarihte hiç olmadığı kadar fazla bilgiye sahip. Düşüncelerin oluştuğu bölgeleri, hafızanın nasıl işlendiğini, karar verme mekanizmalarını ve duyguların hangi sinir ağlarıyla ilişkili olduğunu büyük ölçüde biliyoruz. Beynin milyarlarca nörondan oluşan karmaşık bir bilgi işleme sistemi olduğunu da biliyoruz. Ancak bütün bu bilgiler bizi şaşırtıcı bir noktaya getiriyor. Beyinde “ben” olarak adlandırabileceğimiz tek bir merkez bulunmuyor.
Görme başka bölgelerde gerçekleşiyor. İşitme başka bölgelerde. Dil, hafıza, dikkat, hareket planlama ve duygular farklı sinir ağları tarafından yürütülüyor. Beyin adeta milyonlarca küçük işlemin aynı anda devam ettiği devasa bir şehir gibi çalışıyor. Buna rağmen bütün bu dağınık faaliyetler bize tek bir kişinin yaşadığı hissini veriyor. Sanki bütün bu süreçlerin arkasında oturup her şeyi izleyen görünmez bir gözlemci varmış gibi hissediyoruz.
Peki gerçekten öyle mi?
Aslında bu sorunun düşündüğümüzden çok daha eski bir geçmişi var. İnsanlık binlerce yıldır beden ile benlik arasında bir ayrım olup olmadığını tartışıyor. Bazıları bedenin yalnızca bir araç olduğunu, gerçek benliğin ondan bağımsız var olduğunu savundu. Bazıları ise zihnin ve benliğin beynin ürettiği doğal süreçlerden ibaret olduğunu düşündü. Modern bilim ilerledikçe ikinci görüş güç kazandı. Çünkü beynin belirli bölgelerine verilen en küçük hasarın bile kişiliği, hafızayı, karar verme biçimini ve hatta ahlaki yargıları değiştirebildiği görüldü.
Bazen küçük bir tümör son derece sakin bir insanı saldırgan hâle getirebiliyor. Beyindeki bir damar tıkanıklığı yıllardır tanınan bir kişiliği tamamen değiştirebiliyor. Bazı hastalar kendi kollarının kendilerine ait olmadığını iddia ediyor. Bazıları ise aynadaki yüzün kendisi olduğuna inanmıyor. Eğer “ben” bedenden bağımsız değişmeyen bir varlıksa, beynin fiziksel yapısındaki küçük değişiklikler neden onu bu kadar derinden etkiliyor?
Bu gözlemler birçok bilim insanını ortak bir sonuca götürdü. Belki de benlik, sandığımız gibi beynin içinde oturan bağımsız bir özne değildir. Belki de beynin, milyonlarca farklı işlemi tek bir hikâye altında birleştirebilmek için oluşturduğu dinamik bir modeldir.
Fakat bu açıklama da yeni sorular doğuruyor.
Çünkü beynin bir model üretmesiyle, o modelin gerçekten deneyim yaşıyor olması aynı şey değildir.
Bir bilgisayar kendi donanımı hakkında bilgi tutabilir. Hangi dosyaların açık olduğunu, işlemcisinin ne kadar çalıştığını ya da belleğinde ne kadar yer kaldığını hesaplayabilir. Ancak bunların hiçbirini “hissetmez.” Bilgiyi işler ama deneyim yaşamaz. İnsan beyni ise yalnızca bilgi işlemiyor gibi görünür. Acıyı hissediyor. Kırmızı rengi görüyor. Müziği deneyimliyor. Kendi ölümünü düşünüp kaygılanabiliyor. En önemlisi ise bütün bunları yaşayan bir “ben” olduğunu hissediyor.
İşte bilimin karşılaştığı en büyük problemlerden biri burada ortaya çıkıyor.
Nöronlar arasındaki elektrik sinyalleri nasıl oluyor da öznel deneyime dönüşüyor?
Bugüne kadar hiçbir beyin görüntüleme cihazı “benliği” görebilmiş değil. Bir insan korkarken hangi bölgelerin aktif olduğunu görebiliyoruz. Bir karar verirken hangi sinir ağlarının çalıştığını ölçebiliyoruz. Ancak ekrana bakarak hiçbir zaman “işte tam burada deneyim başlıyor” diyemiyoruz. Beyindeki bütün fiziksel olaylar ölçülebiliyor olsa bile, bu olayların neden içeriden bir deneyim olarak hissedildiğini açıklayamıyoruz.
Filozofların “bilincin zor problemi” adını verdiği mesele tam da budur.
Belki de daha ilginç olan, hayatımız boyunca değişmeye devam etmemize rağmen aynı kişi olduğumuza inanmamızdır. Çocukluğumuzdaki bedenimiz artık tamamen yok. Hücrelerimizin büyük kısmı yıllar içinde yenilendi. Beynimizdeki bağlantılar milyonlarca kez değişti. Düşüncelerimiz, zevklerimiz, korkularımız ve inançlarımız defalarca dönüştü. On yıl önceki sizle bugünkü siz arasında hem biyolojik hem psikolojik olarak sayısız fark bulunuyor.
Yine de aynaya baktığınızda “o kişi bendim” diyorsunuz.
Bu süreklilik hissi gerçekten var olan değişmeyen bir benlikten mi kaynaklanıyor, yoksa beynin geçmişi ve bugünü birbirine bağlamak için oluşturduğu güçlü bir anlatıdan mı ibaret?
Hafıza bu sorunun merkezinde yer alıyor gibi görünse de tek başına yeterli değildir. Çünkü hafızasını büyük ölçüde kaybetmiş insanlar bile çoğu zaman kendilerini hâlâ aynı kişi olarak hissederler. Buna karşılık her ayrıntıyı hatırlayan biri de zamanla tamamen farklı bir karaktere dönüşebilir. Demek ki benlik yalnızca anılarımızdan oluşmuyor.
Belki de “ben” dediğimiz şey ne tek bir hücrede bulunuyor ne de tek bir düşüncede. Belki o, sürekli akan bir nehrin kendisi gibi, her an değişmesine rağmen bize aynı görünmeye devam eden dinamik bir süreçtir. Bir nehre iki kez girdiğinizde su artık aynı su değildir. Buna rağmen nehrin adını değiştirmezsiniz. Belki insan da böyledir.
Ancak bu benzetme bile son soruyu ortadan kaldırmaz.
Çünkü değişen şeyleri açıklayabiliriz. Açıklamakta zorlandığımız şey, o değişimi deneyimleyen öznenin neden var olduğu hissidir.
Belki gerçekten ortada kalıcı bir “ben” yoktur.
Belki de bütün hayatımız boyunca beynimizin yazdığı son derece ikna edici bir hikâyeyi yaşıyoruz.
Ama eğer durum buysa, şu anda bu satırları okuyan, kendi varlığını sorgulayan ve “Acaba gerçekten kimim?” diye düşünebilen şey tam olarak nedir?
Belki de insan zihninin çözmesi gereken en büyük bilmece, evrenin nasıl çalıştığı değil; evreni sorgulayabilen bu “ben” hissinin neden var olduğudur.