Bilinç

İnsan neden inanır?

İnsan yalnızca bilgiyle yaşayan bir canlı değildir. Aynı zamanda belirsizlikle, ölümün kaçınılmazlığıyla, yalnızlıkla, korkularla, kayıplarla ve anlam arayışıyla yaşar. Bu nedenle inanç yalnızca bir fikir ya da bir dünya görüşü değildir; insan deneyiminin en temel katmanlarından birine dokunur. Belki de inanç, insan zihninin bilinmeyenle kurduğu ilişkinin doğal bir sonucudur.

Bunun bir nedeni beynimizin çalışma biçiminde yatıyor olabilir. İnsan beyni çevresindeki dünyada sürekli örüntüler arar. Evrimsel geçmişimiz boyunca bu eğilim hayatta kalma avantajı sağlamıştır. Bazen hayatımızda açıklayamadığımız bir olay yaşandığında, olanları yalnızca rastlantı olarak kabul etmekte zorlanırız. Zihnimiz parçaları bir araya getirmeye, görünmeyen bağlantılar kurmaya ve yaşananların arkasında bir neden aramaya başlar.

Belki de insan beyninin en temel özelliklerinden biri budur: Belirsizliği olduğu gibi bırakmak istememesi.Bu nedenle insan zihni yalnızca gördüklerini kaydetmez; nedenler arar, bağlantılar kurar ve olayların arkasındaki görünmeyen etkenleri anlamaya çalışır. Rastgelelik bizi rahatsız eder. Kaosu anlamlı bir hikâyeye dönüştürmek isteriz.

Ancak inancın kökeni yalnızca biyolojide aranamaz. İnsan zihni mutlak belirsizlik karşısında zorlanır. Özellikle ölüm, kayıp, adaletsizlik ve kontrol edemediğimiz olaylarla karşılaştığımızda, yaşadıklarımızın bir anlamı olduğuna inanmak psikolojik bir dayanak oluşturabilir. “Bir nedeni vardır”, “bu boşuna yaşanmıyor olabilir” ya da “henüz göremediğim bir düzen olabilir” düşünceleri, dünyanın ağırlığını taşımayı biraz daha mümkün hâle getirir. Bu durum yalnızca dinlerle sınırlı değildir. İnsanlar bazen bilime, ideolojilere, ilişkilere, başarıya, paraya ya da kendilerine benzer bir psikolojik yoğunlukla bağlanabilir. Çünkü insan zihni her zaman tamamen çıplak gerçeklikle yaşamak konusunda çok başarılı değildir.

İnancın bir başka boyutu da toplumsaldır. Ortak inançlar insanların bir arada yaşamasını kolaylaştırır. Tarih boyunca toplumlar ortak hikâyeler, ortak değerler ve ortak amaçlar etrafında şekillenmiştir. Dinler bunun en güçlü örneklerinden biri olmuştur. Aynı ritüelleri paylaşan, aynı ahlaki çerçeveye inanan ve aynı umutları taşıyan insanlar arasında güçlü bağlar oluşmuştur. Büyük insan topluluklarının birlikte hareket edebilmesinde ortak inanç sistemlerinin önemli bir rol oynadığı açıktır.

Fakat bazı insanlar için inanç yalnızca psikolojik bir ihtiyaç ya da toplumsal bir araç değildir. Bazen inanç, düşüncenin ulaştığı sınırda ortaya çıkar. Evren neden var? Bilinç nasıl ortaya çıktı? Matematik neden doğayı bu kadar başarılı bir şekilde tanımlayabiliyor? Fizik yasalarının kendisi neden var? Bu tür sorularla karşılaşıldığında insan yalnızca bilgi eksikliğiyle değil, daha temel bir bilinmezlikle yüzleşir. Bazıları için inanç, henüz açıklayamadığımız daha derin bir temelin olabileceğini kabul etmek anlamına gelir.

Bu noktada ilginç bir soru ortaya çıkar: İnsan tamamen inançsız olabilir mi? Muhtemelen hayır. Çünkü herkes hayatını bazı temel varsayımlar üzerine kurar. Gerçekliğin anlaşılabilir olduğu, bilimin bizi gerçeğe yaklaştırdığı, ahlakın önemli olduğu ya da yarının yaşamaya değer olduğu gibi düşünceler günlük hayatımızın temelini oluşturur. Bunların hiçbiri mutlak anlamda kanıtlanmış değildir; ancak yine de onlara dayanarak yaşarız. Bir noktada her insan bazı önkabulleri kabul etmek zorunda kalır.

Belki bu yüzden asıl soru, inanıp inanmadığımız değildir. Asıl soru, neye inandığımızdır.

Ve belki de en ilginç ihtimal şudur:

İnsan bazen gerçeği bildiği için değil, gerçekliğin ağırlığını taşıyabilmek için inanır.

Daha Fazla Göster

Euphorian

Belki insanlığı ileri taşıyan şey cevaplar değil, cevap vermeyi reddeden sorulardır..
Başa dön tuşu