
Müzik evrende zaten var mıydı?
Müzik genellikle insanlığın yarattığı en özel şeylerden biri olarak görülür. Bir bestecinin zihninde doğan bir melodi, bir enstrümandan yükselen notalar ya da bir toplumun yüzyıllar boyunca şekillendirdiği ezgiler, müziğin insan deneyiminin bir ürünü olduğu fikrini destekler. Ancak biraz daha derine indiğimizde ilginç bir soru ortaya çıkar: İnsan gerçekten müziği mi yarattı, yoksa zaten var olan bir şeyi mi keşfetti?
Bu sorunun cevabı ilk bakışta açık görünür. Sonuçta insanlar olmadan ne keman vardı ne piyano ne de senfoni orkestraları. Ancak müziğin temel yapı taşlarına baktığımızda durum karmaşıklaşmaya başlar. Çünkü müziğin merkezinde bulunan ritim, frekans, tekrar, uyum ve oran gibi kavramlar insanlardan çok daha eskidir. İnsan türü ortaya çıkmadan milyarlarca yıl önce yıldızlar titreşiyor, gezegenler yörüngelerinde dönüyor, atomlar enerji alışverişinde bulunuyor ve evren belirli düzenler içinde hareket ediyordu.
Bu noktada önce ses ile müzik arasındaki farkı ayırmak gerekir. Ses fiziksel bir olaydır. Bir titreşimin bir ortam boyunca yayılmasıdır. Müzik ise bu seslerin belirli ilişkiler içinde algılanmasıdır. Bir gök gürültüsü sestir. Bir şelalenin uğultusu sestir. Rüzgârın ağaç dallarında oluşturduğu titreşimler de sestir. Fakat bunların müzik olup olmadığı daha karmaşık bir sorudur.
Eğer müzik yalnızca fiziksel titreşimlerden ibaretse, o zaman insan ortaya çıkmadan çok önce de evrende müzik vardı. Fakat müzik yalnızca seslerden oluşmuyor ve onu müzik yapan şey bilinçli bir zihnin örüntüleri algılamasıysa, o zaman müzik insanla birlikte ortaya çıkmış olabilir. Sorunun ilginçliği tam olarak burada başlar.
Yaklaşık 2500 yıl önce yaşayan Pisagor, bir telin uzunluğu ile çıkardığı ses arasındaki ilişkiyi incelerken dikkat çekici bir şey fark etti. Bazı sesler birlikte çalındığında kulağa uyumlu geliyor, bazıları ise rahatsız edici duyuluyordu. Daha da ilginci, uyumlu seslerin arkasında oldukça basit matematiksel oranlar bulunuyordu. Bir tel iki kat kısa olduğunda bir oktav daha yüksek ses çıkarıyordu. Başka uyumlu aralıklar da benzer şekilde basit oranlarla açıklanabiliyordu.
Bu keşif yalnızca müzik teorisini değil, evren anlayışını da etkiledi. Pisagor ve takipçileri, evrenin temelinde sayıların ve oranların bulunduğunu düşünmeye başladılar. Onlara göre müzik, insanın yarattığı bir şey değil, evrenin derin yapısının duyulabilir bir yansımasıydı. Bu nedenle “kürelerin müziği” adı verilen ünlü fikir ortaya çıktı. Gezegenlerin hareketleri gerçek anlamda ses üretmese de, kozmosun tamamı görünmez bir armoni içinde işliyordu.
Modern bilim elbette gezegenlerin görünmez bir senfoni çaldığını söylemiyor. Ancak ilginç olan şey, evreni anlamaya çalıştıkça titreşim kavramının her yerde karşımıza çıkmasıdır. Ses dalgaları titreşimdir. Işık elektromanyetik titreşimlerden oluşur. Atomlar titreşir. Moleküller titreşir. Hatta modern fiziğin bazı yaklaşımlarında maddenin temelinde bile çeşitli alanların titreşimleri yer alır. Başka bir ifadeyle evren büyük ölçüde hareketsiz nesnelerden değil, sürekli değişen ve titreşen süreçlerden oluşur.
Bu durum bazı insanları şu düşünceye götürmüştür: Belki de müzik, insan zihninin evrendeki titreşim düzenlerini yorumlama biçimidir. Belki kulağımıza hoş gelen şeylerin nedeni tamamen kültürel değildir. Belki beynimiz, doğanın içinde zaten bulunan bazı matematiksel düzenlere uyum sağlayacak şekilde evrimleşmiştir.
Gerçekten de doğaya baktığımızda ritimlerin şaşırtıcı derecede yaygın olduğunu görürüz. Kalbin atışı ritmiktir. Nefes alışverişimiz ritmiktir. Gece ve gündüz döngüsü ritmiktir. Mevsimler ritmiktir. Ay’ın evreleri ritmiktir. Gelgitler ritmiktir. Hatta beynimizin elektriksel faaliyetleri bile çeşitli ritimler ve frekanslar içerir. İnsan yaşamı doğduğu andan itibaren ritimlerle çevrilidir.
Belki de müziğin bu kadar güçlü olmasının nedenlerinden biri budur. Müzik, beynin tamamen yabancı olduğu bir yapı değildir. Tam tersine, zaten ritimlerle çalışan bir sistemin ritimlerle karşılaşmasıdır. Bu nedenle bir davul vuruşu yalnızca kulağımıza ulaşmaz; bedenimizi de etkiler. Hızlı ritimler kalp atışlarını hızlandırabilir, yavaş melodiler sakinleştirici olabilir. Müzik yalnızca işitilen bir şey değil, aynı zamanda hissedilen bir deneyimdir.
Nörobilim açısından bakıldığında da müzik oldukça ilginçtir. Beyinde belirli bir “müzik merkezi” yoktur. Bir melodi dinlediğimizde işitsel korteks, hafıza merkezleri, duygusal sistemler ve hatta hareketle ilgili bölgeler birlikte çalışır. Bir şarkı bazen yıllardır unutulmuş bir anıyı geri getirebilir. Bazen yalnızca birkaç nota yoğun duygular oluşturabilir. Bazen de insanlar hiç anlamadıkları bir dilde söylenen bir şarkıdan etkilenebilir.
Bu durum önemli bir soruyu gündeme getirir. Eğer müzik yalnızca kültürel bir ürünse, neden bu kadar evrensel tepkiler oluşturabiliyor?
Bugün dünyanın herhangi bir yerindeki bir insan, başka bir kültüre ait bir müziği dinlediğinde bile onun üzgün, neşeli, gergin veya huzurlu olduğunu çoğu zaman hissedebilir. Ayrıntılar kültürden kültüre değişse de bazı duygusal örüntüler şaşırtıcı şekilde ortaktır. Bu da müziğin yalnızca öğrenilmiş bir davranış olmayabileceğini düşündürür.
Fakat burada başka bir problem ortaya çıkar. Diyelim ki evrenin her yerinde titreşimler, frekanslar ve matematiksel düzenler bulunuyor. Bu durum tek başına müziğin evrende zaten var olduğunu gösterir mi?
Bir anlamda hayır.
Çünkü bir yağmur damlası ile bir senfoni arasında önemli bir fark vardır. Yağmur fiziksel bir olaydır. Senfoni ise anlam taşıyan bir deneyimdir. Eğer evrende hiçbir bilinç olmasaydı, titreşimler yine var olurdu. Fakat o titreşimleri müzik olarak deneyimleyen kimse olmazdı.
Bu durum bizi daha derin bir felsefi soruya götürür. Güzellik keşfedilen bir şey midir, yoksa yaratılan bir şey mi?
Aynı soru müzik için de geçerlidir.
Belki evrende belirli matematiksel ilişkiler zaten vardır ve insan bunları keşfeder. Tıpkı matematiksel bir teoremin insanlardan bağımsız olarak doğru olması gibi. Ancak bu ilişkilerin müzik haline gelmesi için onları deneyimleyen bir bilinç gerekir. Bu bakış açısına göre müzik ne tamamen keşiftir ne de tamamen icat. Belki ikisinin arasında bir yerde durur.
Matematiksel düzen evrende zaten vardır. İnsan zihni ise bu düzeni anlam, duygu ve deneyimle birleştirir.
Bu nedenle Beethoven’ın eserleri ya da bir halk türküsü yalnızca fizik yasalarının sonucu değildir. Aynı zamanda bilinçli deneyimin ürünüdür. Fakat o eserleri mümkün kılan oranlar, frekanslar ve titreşimler insanlardan önce de evrende bulunuyordu.
Belki de müziğin büyüleyici yanı burada yatmaktadır. Bir yandan son derece insani görünür. Duygularımızı taşır, anılarımızı saklar ve yaşamlarımızın bir parçası haline gelir. Öte yandan kökleri insanlığın çok ötesine uzanıyor gibi görünür. Çünkü müziğin yapı taşları olan ritim, düzen ve titreşim, yıldızlardan atomlara kadar evrenin her köşesinde karşımıza çıkar.
Bu nedenle “Müzik evrende zaten var mıydı?” sorusunun tek bir cevabı olmayabilir.
Eğer müzikten kastımız titreşimlerin ve matematiksel uyumun kendisiyse, belki evet. İnsan ortaya çıkmadan çok önce de evren bu düzenleri barındırıyordu.
Eğer müzikten kastımız duygu, anlam ve deneyimse, belki hayır. Çünkü bunlar ancak onları yaşayabilecek bilinçli zihinlerle birlikte ortaya çıkmıştır.
Belki de müzik, evren ile bilinç arasındaki en ilginç buluşma noktalarından biridir. Bir tarafında milyarlarca yıldır var olan fiziksel düzen bulunur. Diğer tarafında ise bu düzeni duyabilen, yorumlayabilen ve ona anlam yükleyebilen bir zihin vardır.
Ve belki de asıl soru müziğin evrende olup olmadığı değildir.
Her zamanki benzer şu sorudur belki de :
Evrenin derinliklerinde zaten var olan düzenleri mi duyuyoruz, yoksa onlara kendi anlamlarımızı mı ekliyoruz?


