
Zekâ , neden ölümün farkına varır?
Bir insanın ölümün farkına varabilmesi aslında şaşırtıcı bir durumdur. Çünkü ölüm, doğrudan deneyimleyebildiğimiz bir şey değildir. Hiç kimse kendi ölümünü yaşamış ve geri dönüp anlatmış değildir. Buna rağmen insan, bir gün öleceğini bilir. Bu bilgi ona öğretilmez; belirli bir zihinsel olgunluğa ulaştığında kendiliğinden ortaya çıkar. Bunun nedeni, insan zekâsının yalnızca çevresini algılayan bir sistem olmaması, aynı zamanda kendisini de gözlemleyebilen bir sistem olmasıdır.
İnsan beyni geçmişi hatırlayabilir, geleceği hayal edebilir ve henüz gerçekleşmemiş olayları zihninde canlandırabilir. Bir ağacın büyümesini, bir hayvanın yaşlanmasını, insanların hastalanmasını ve sonunda ölmesini gözlemler. Daha sonra bu gözlemleri kendi varlığına uygular. “Onlar öldüyse, ben de öleceğim” sonucuna ulaşır. Ölüm farkındalığı çoğu zaman mistik bir sezgiden değil, son derece basit ama kaçınılmaz bir mantıksal çıkarımdan doğar.
Fakat mesele yalnızca mantık değildir. İnsan, bildiğimiz kadarıyla, evrende kendisini bir nesne gibi inceleyebilen nadir varlıklardan biridir. Aynaya baktığında yalnızca yüzünü görmez; kendi yaşamını, geçmişini ve geleceğini de düşünür. “Ben kimim?”, “Nereden geldim?” ve “Bir gün ne olacağım?” gibi soruların ortaya çıkması bu öz farkındalığın sonucudur. Ölüm düşüncesi de aynı kaynaktan doğar. Kendini ayrı bir birey olarak algılayan bir zihin, er ya da geç bu bireyselliğin sonsuza kadar sürmeyeceğini fark eder.
İlginç olan nokta şudur: Evrimsel açıdan bakıldığında ölüm farkındalığı çok avantajlı görünmez. Çünkü ölüm bilgisi kaygı yaratır, korku üretir ve bazen yaşamın anlamını sorgulatır. Buna rağmen insan zekâsı bu noktaya ulaşmıştır. Belki de bunun nedeni, ölüm farkındalığının zekânın özel bir özelliği olmaması, zekânın kaçınılmaz bir sonucu olmasıdır. Bir sistem geçmişi hatırlayabiliyor, geleceği tahmin edebiliyor ve kendisini diğer varlıklardan ayrı bir birey olarak tanımlayabiliyorsa, sonunda kendi sonunu da öngörmek zorunda kalır.
Belki de insanlık tarihinin büyük bir bölümü bu farkındalığın etrafında şekillenmiştir. Dinler, felsefeler, sanat eserleri, mezarlar, anıtlar, kitaplar ve hatta çocuk sahibi olma arzusu bile bir anlamda ölüm gerçeğine verilen cevaplar olarak görülebilir. İnsan yalnızca yaşamak istemez; kalıcı olmak ister. Çünkü ölümün farkına varan bir zihin, aynı zamanda yok olup gitme ihtimalinin de farkına varmıştır.
Bu nedenle ölüm farkındalığı sadece biyolojik bir gerçekliğin bilinmesi değildir. Daha derinde, bilincin kendisiyle karşılaşmasıdır. Belki de zekâ belirli bir eşiği geçtiğinde kaçınılmaz olarak aynı soruyla yüzleşir:
Eğer bir gün hiç var olmayacaksam, şu anda var olmamın anlamı nedir?
İnsan zihnini diğer canlılardan ayıran şey yalnızca bu soruyu sorabilmesi değil, milyonlarca yıldır hâlâ kesin bir cevap bulamamış olmasına rağmen sormaya devam etmesidir.
