
Hiçliği gerçekten hayal edebilir miyiz ?
Gözlerinizi kapatın ve hiçbir şey hayal etmemeye çalışın.
İlk anda karanlık bir alan görebilirsiniz. Belki sınırları olmayan siyah bir boşluk, içinde hiçbir cismin bulunmadığı sessiz bir evren ya da ışığın hiç ulaşmadığı uçsuz bucaksız bir mekân belirir. Fakat bunların hiçbiri hiçlik değildir. Karanlık, ışığın yokluğuyla tanımlanan bir görsel deneyimdir. Boşluk, içinde bir şey bulunmasa bile hâlâ uzamdır. Sessizlik, işitilebilecek seslerin yokluğudur. Siyah ise bir renktir. Hatta “hiçbir şey düşünmeme” çabanızı fark eden bir bilinç bulunduğu sürece ortada hâlâ bir şey vardır: O yokluğu gözlemlemeye çalışan siz.
Bu nedenle hiçliği hayal etmek, ilk bakışta göründüğünden çok daha zor bir problemdir. Çünkü hayal etmek, zihinde bir içerik üretmek demektir; hiçlik ise tanımı gereği hiçbir içeriğin bulunmamasıdır. Onu zihnimizde canlandırdığımız anda, hiçliği bir görüntüye, bir mekâna, bir duyguya veya en azından bir kavrama dönüştürürüz. Böylece düşünmeye çalıştığımız şeyi, düşünme eyleminin kendisiyle ortadan kaldırırız.
Belki de soru şu değildir: “Hiçlik nasıl görünür?” Asıl soru şudur: Bir şeyi temsil etmek için çalışan zihin, temsil edilebilecek hiçbir şey bulunmadığında ne yapar?
Zihin yokluğu değil, yok olan şeyi temsil eder
Bir sandalyenin bulunduğu odayı düşünün. Ardından sandalyeyi zihninizden çıkarın. Geriye boş bir oda kalır. Fakat oda hâlâ oradadır: duvarları, zemini, hacmi, bakış açısı ve ışığıyla birlikte. Şimdi odayı da kaldırın. Zihniniz muhtemelen karanlık veya sınırsız bir boşluğa geçecektir. O boşluğu da kaldırmaya çalıştığınızda ise düşünce tutunacak bir zemin bulamaz. Bir görüntü yerine, yalnızca “hiçbir şey olmamalı” biçiminde sözel bir talimat kalır.
Burada önemli bir ayrım ortaya çıkar. Zihin çoğu zaman yokluğu doğrudan temsil etmez; daha önce var olduğunu veya var olabileceğini düşündüğü bir şeyin eksikliğini temsil eder. Masadaki boş bardak yeri, gelmeyen bir insan, çalmayan telefon, cevaplanmayan mesaj… Bunların her birinde algıladığımız şey mutlak yokluk değil, beklenen bir varlığın bulunmamasıdır.
Bir odada sandalye yoksa “sandalye yok” diyebiliriz, çünkü sandalye kavramına sahibiz ve o bağlamda bulunmasını mümkün görürüz. Fakat aynı odada bir galaksinin, henüz icat edilmemiş bir aracın veya adı olmayan bir varlığın yokluğunu sürekli algılamayız. Yokluk, beklentiyle görünür hâle gelir. Başka bir ifadeyle, eksiklik çoğu zaman dünyanın değil, zihinsel modelimizin özelliğidir.
Bu durum delik örneğinde daha açık görülür. Bir duvardaki deliği görebilir, ölçebilir ve tarif edebiliriz. Ancak delik, çevresindeki duvardan bağımsız bir nesne gibi var olamaz. Stanford Felsefe Ansiklopedisi’nin ifadesiyle delikler ontolojik olarak başka şeylere bağımlıdır: Tek başına bir “delik” yoktur; her delik bir şeyin deliğidir. Benzer şekilde gündelik hayatta “hiçlik” dediğimiz pek çok şey, aslında bir şeyin yokluğudur. Mutlak hiçlik ise bu ilişkiyi de ortadan kaldırmak zorundadır. Orada ne eksilen bir nesne, ne onun eksildiği bir zemin ne de eksikliği fark eden bir gözlemci bulunabilir.
Hayal etmek neden mutlaka “bir şey” üretir?
Zihinsel imgeleme, dışarıda bulunmayan bir nesne veya sahnenin algıya benzeyen bir iç deneyimini kurma yeteneğidir. Bir elmayı hayal ettiğinizde retinanıza gerçek bir elmadan ışık gelmez; buna rağmen beyniniz elmanın biçimi, rengi ve konumuyla ilişkili bir temsil oluşturabilir. Bilişsel sinirbilim araştırmaları, görsel imgeleme ile gerçek görmenin sinirsel mekanizmalarının önemli ölçüde örtüştüğünü gösterir. Algı çoğunlukla dışarıdan içeriye doğru ilerlerken, hayal gücü bellekteki ve kavramsal bilgilerden hareketle algıya benzer bir deneyim kurar.
Fakat bu sistemin çalışabilmesi için bir ayrım, biçim, konum, sınır veya özellik gerekir. En basit zihinsel görüntünün bile arka planla figür arasında bir fark üretmesi gerekir. Tamamen siyah bir alan hayal ettiğinizde dahi belirli bir görsel nitelik üretmiş olursunuz. Sınırsız boşluk düşündüğünüzde, nesneleri kaldırmış fakat uzamı korumuş olursunuz. Sessizlik düşündüğünüzde sesleri kaldırmış ama zamanı, bekleyişi ve dinleyen kişiyi bırakmış olursunuz.
Üstelik insanların zihinsel görüntü oluşturma gücü aynı değildir. Afantazisi olan kişiler istemli görsel imgeleri çok zayıf yaşar veya hiç yaşamaz; buna karşın nesneler hakkında düşünebilir, mekânsal ilişkileri anlayabilir ve “elma” kavramını kullanabilirler. Bu bize hayal etmenin yalnızca zihinsel resim çizmek olmadığını gösterir. Ancak afantazi de hiçliğin deneyimi değildir. Görüntünün bulunmaması, bilincin ve kavramsal içeriğin bulunmaması anlamına gelmez. Kişi “göremediğini” bilir; düşünce, dil, dikkat ve farkındalık sürer.
Dolayısıyla hiçliği hayal etmenin önündeki engel yalnızca görsel sistem değildir. Sorun daha temeldir: Her temsil, temsil ettiği şeyi bir içerik hâline getirir. Hiçliği resimle değil sözcükle düşünsek bile “hiçlik” sözcüğü zihinde diğer kavramlardan ayrılan bir işaret olur. Onu düşünceye aldığımız anda, yokluğu zihinsel bir nesneye dönüştürmüş oluruz.
Karanlık neden hiçlik değildir?
İnsanlar hiçliği çoğunlukla siyah bir ekran gibi tasarlar. Bunun nedeni anlaşılırdır. Görme alanımızdaki ayrıntıları azaltmanın en kolay yolu ışığı ortadan kaldırmaktır. Fakat karanlık hâlâ yaşanan bir durumdur. Gözler kapalıyken bile görsel sistem bütünüyle susmaz; sinirsel etkinlik, belirsiz lekeler, ışık izleri ve beden farkındalığı devam eder. Karanlık, varlığın karşıtı değil, belirli bir duyusal girdinin azlığıdır.

Üstelik karanlığı ancak aydınlıkla karşılaştırabildiğimiz için tanırız. Hiç ışık deneyimi yaşamamış bir varlık için “karanlık”, bizim kullandığımız anlamda karşıtlık taşıyan bir kavram olmayabilir. Aynı durum sessizlik için de geçerlidir. Sessizlik, sesin mümkün olduğu bir dünyada anlam kazanır. Bir konser başlamadan hemen önce salona çöken sessizlik ile insanın hiç bulunmadığı bir gezegendeki sessizlik fiziksel olarak benzer görünebilir; fakat deneyimsel anlamları aynı değildir. İlkinde beklenti vardır. Sessizliği yoğunlaştıran şey, gelmesini beklediğimiz sestir.
Bu yüzden yokluk bazen varlıktan daha güçlü hissedilebilir. Boş bir sandalye, herhangi bir sandalyeden daha fazla dikkat çekebilir; çünkü o boşluk, artık orada olmayan bir kişiyi temsil eder. Fakat tam da bu nedenle yaşadığımız şey hiçlik değildir. Bellek, beklenti ve anlamla doldurulmuş bir eksikliktir.
Boş uzay da hiçlik değildir
Gündelik düşüncede uzay, içinden bütün nesneler çıkarıldığında geriye kalan boş kutu gibi tasarlanır. Bu yüzden mutlak hiçliği “evren yokken kalan boşluk” olarak düşünmek kolaydır. Ancak bu ifade kendi içinde sorunludur. Evren yoksa onun “kaldığı” bir yer var mıdır? Yer varsa, zaten hiçlikten değil uzamdan söz ederiz. Zaman akıyorsa, yine bir yapı vardır. Fizik yasaları geçerliyse, olasılıklardan ve alanlardan oluşan bir düzen vardır.
Modern fizikte vakum da felsefi anlamdaki hiçlik değildir. Laboratuvarda üretilen yüksek vakum, bir bölgedeki madde parçacıklarının olağanüstü ölçüde azaltılmasıdır; uzay-zamanı, fiziksel alanları ve yasaları ortadan kaldırmaz. CERN’in parçacık hızlandırıcılarında kullanılan vakum, deniz seviyesindeki dış basınçtan çok daha düşük basınca sahip olabilir, fakat hâlâ fiziksel olarak tanımlanabilen bir ortamdır. Kuantum alan kuramında ise temel alanlar evreni doldurur; “parçacık bulunmayan durum”, alanların yokluğu anlamına gelmez.
Bu ayrım önemlidir: Fiziksel boşluk, içinde belirli türden şeylerin bulunmadığı bir durumdur. Mutlak hiçlik ise yalnızca maddenin değil; uzayın, zamanın, alanların, yasaların, olasılıkların ve herhangi bir gözlem koşulunun da bulunmamasını gerektirir. Böyle bir hiçlik fiziksel bir durum olarak tanımlanabilir mi? “Durum” sözcüğünü kullandığımız anda bile ona bir yapı kazandırmış olmaz mıyız?
Evrenin başlangıcı hakkında konuşurken sık yapılan “öncesinde ne vardı?” sorusu da aynı sezgisel tuzağı taşır. “Önce” sözcüğü zamanı varsayar. Eğer zaman evrenin fiziksel yapısının bir parçasıysa, evrenin öncesini sormak kuzey kutbının daha kuzeyini sormaya benzeyebilir. Bu, kozmolojinin bütün soruları çözdüğü anlamına gelmez. Yalnızca gündelik dilimizin, uzay ve zamanın bulunmadığı bir durumu düşünmek için tasarlanmadığını gösterir.
Düşüncenin durması hiçliğin deneyimi midir?
Bazen meditasyonda, uykuya dalarken, bayılmada veya anestezi altında “hiçlik yaşandığı” söylenir. Burada iki farklı durum birbirine karışır: İçeriği çok azalmış bir bilinç hâli ile bilincin bulunmadığı bir zaman aralığı.
Zihnin boşaldığı anlarda kişi düşünce akışının kesildiğini, iç konuşmanın sustuğunu veya dikkatinin belirli bir nesneye yönelmediğini bildirebilir. Ancak “zihnim boştu” şeklindeki geriye dönük rapor, en azından o durumun öncesinde veya sonrasında çalışan bir bellek ve öz-farkındalık gerektirir. Bilinç hâlâ bedensel duyum, zaman hissi, huzur, belirsizlik veya uyanıklık taşıyor olabilir. Bu, içeriksizliğe yaklaşan bir deneyimdir; mutlak hiçlik değildir.
Derin anestezi veya rüyasız uyku daha farklıdır. Uyandığımızda aradaki zaman için hiçbir anımız bulunmayabilir. Fakat hatırlanmayan bir deneyim ile hiç deneyim yaşanmaması aynı şey değildir; ayrıca her iki durumda da “hiçliği deneyimledim” demek mantıksal olarak sorunludur. Deneyimleyen bir özne ve deneyimin herhangi bir niteliği varsa hiçlik yoktur. Hiçbir özne ve hiçbir deneyim yoksa, yaşanmış bir hiçlikten söz edilemez. Yalnızca anlatıda bir kesinti vardır.
Bir filmin iki sahnesi arasındaki siyah kareyi seyredebiliriz. Fakat bilincin tamamen kesildiği varsayılan bir aralık, siyah kareye benzemez. Siyah kareyi gören biri vardır; kesintinin içinden bakabilecek kimse yoktur. Bu yüzden ölüm sonrasını “sonsuz karanlık” olarak hayal etmek de yanıltıcıdır. Sonsuz karanlık, sonsuza kadar karanlığı yaşayan bir bilinci varsayar. Bilincin sona erdiği bir senaryoda ise karanlığın süresini hissedecek biri bulunmaz.
Dil, hiçliği bir şeye dönüştürüyor olabilir mi?
“Hiçlik vardır” dediğimizde dilbilgisi bizi fark edilmesi zor bir çelişkiye sürükler. Cümlenin öznesi olarak “hiçlik”i yerleştirir, ardından ona var olma yüklemini veririz. Böylece hiçbir şey olmaması anlamına gelen kavramı, hakkında konuşulabilen bir şey gibi kullanırız.
Bu durum “hiç” sözcüğünün anlamsız olduğu anlamına gelmez. Mantıkta ve gündelik dilde yokluk bildiren ifadeler son derece işlevseldir. “Kutuda hiçbir elma yok” dediğimizde gizemli bir hiçlik nesnesinden söz etmeyiz; kutudaki nesneler kümesinin elma içermediğini söyleriz. “Kimse gelmedi” cümlesinde de “kimse” adlı bir kişinin gelmesinden bahsetmeyiz. Dil, nicelik ve olumsuzlama yoluyla yokluğu ifade edebilir.
Sorun, göreli yokluktan mutlak yokluğa geçtiğimizde başlar. Kutuda elma olmaması kolayca doğrulanabilir, çünkü kutu, elma ve kontrol koşulları vardır. “Hiçbir şeyin hiçbir biçimde var olmaması” ise doğrulanabilecek bir gözlem durumu sunmaz. Bunu gözlemlemek için var olan bir gözlemci gerekir; gözlemci varsa önerme artık doğru değildir.
Hiçliğin düşüncede yakalanamamasının nedeni belki de onun çok uzak veya karmaşık olması değildir. Tam tersine, hakkında düşünülecek hiçbir özellik sunmamasıdır. Zihin bir nesneyi sınırlarıyla, başka şeylerden farkıyla ve olası ilişkileriyle kavrar. Mutlak hiçlikte sınır, karşıtlık ve ilişki yoktur. Dolayısıyla onu bir kavram olarak işaretleyebiliriz; fakat içeriğini olumlu özelliklerle dolduramayız.
Felsefe neden hiçliği bu kadar ciddiye aldı?
Leibniz’in ünlü sorusu, “Neden hiçbir şey yerine bir şeyler var?” biçimindedir. Bu soru yalnızca evrenin nasıl başladığını sormaz. Her türlü varlığın neden bulunduğunu ve yokluğun neden gerçekleşmediğini sorar. Bilim, evrenin erken dönemlerini, madde ve enerjinin dönüşümünü veya fizik yasalarının işleyişini açıklayabilir. Fakat açıklamanın kendisi genellikle bazı yasaları, koşulları veya matematiksel yapıları başlangıç noktası olarak kabul eder. Leibniz’in sorusu ise bu zemini de sorgular: Neden açıklama gerektiren veya açıklama sunabilen herhangi bir yapı var?
Bu sorunun kesin ve üzerinde uzlaşılmış bir cevabı yoktur. Bazı filozoflar mutlak hiçliğin gerçek bir olasılık olduğunu, dolayısıyla varlığın açıklama gerektirdiğini savunur. Bazıları ise mutlak hiçliğin tutarlı bir olasılık olmadığını düşünür. Eğer “hiçlik” mümkün bir dünya olarak tarif edilemiyorsa, neden gerçekleşmediğini sormak da hatalı olabilir. Başka yaklaşımlar, en azından mantıksal veya matematiksel doğruların zorunlu olduğunu; hiçbir şeyin bulunmadığı varsayımında bile bu zorunlulukların tümüyle silinemeyeceğini öne sürer.
Heidegger açısından hiçlik yalnızca varlıkların toplamının silinmesi değildir; insanın varlıkla karşılaşma biçimini açığa çıkaran temel bir felsefi problemdir. Sartre ise hiçliği insan bilincinin olumsuzlama gücüyle ilişkilendirir. Bir kafeye girip Pierre’i aradığımızda, odadaki yüzlerce nesne ve insan arasından özellikle Pierre’in yokluğunu fark ederiz. Yokluk dünyaya hazır bir nesne gibi eklenmemiştir; beklentisi olan bilinç tarafından görünür kılınır. Bilinç, olanla yetinmeyip olmayanı düşünebildiği için seçenek, inkâr ve özgürlük de mümkün olur.
Bu düşünce gündelik yaşam için şaşırtıcı bir sonuç taşır. İnsan zihni yalnızca mevcut olanı kaydetmez; gerçekleşmemiş ihtimalleri, söylenmemiş sözleri, gelmemiş insanları ve seçilmemiş yolları da temsil eder. Bu nedenle bizi yaralayan şey bazen var olan bir olaydan çok, olması gerektiğini düşündüğümüz şeyin yokluğudur. Hiçlik üzerine düşünme yeteneğimiz mutlak hiçliği görüntüleyebilmemizden değil, varlıkta boşluklar açabilmemizden kaynaklanır.
Hiçliği düşünmek ile hayal etmek aynı şey değildir
Buraya kadar ulaşılan sonuç, hiçlik hakkında hiçbir şey söyleyemeyeceğimiz değildir. Zihin, doğrudan canlandıramadığı şeyleri dolaylı olarak düşünebilir. Dört boyutlu bir cismi eksiksiz biçimde göremesek de matematiksel özelliklerini inceleyebiliriz. Sonsuzluğu tamamlanmış bir görüntü olarak zihne sığdıramasak da onunla hesap yapabiliriz. Benzer şekilde mutlak hiçliği olumlu bir sahne olarak hayal edemeyiz; fakat kavramın hangi koşulları dışladığını analiz edebiliriz.
Bu nedenle “hiçliği düşünmek” iki anlam taşıyabilir. Birincisi, ona benzeyen bir deneyim veya görüntü üretmeye çalışmaktır. Bu girişim başarısız olur, çünkü ortaya çıkan her görüntü bir şeydir. İkincisi, hiçlik kavramının mantıksal sonuçlarını ve sınırlarını incelemektir. Bunu yapabiliriz; fakat yaptığımız şey hiçliği deneyimlemek değil, varlık kavramımızın sınırlarını test etmektir.
Haritada gösterilemeyen bir sınırın nerede başladığını, haritanın bozulduğu yerden anlayabiliriz. Hiçlik de zihinde beliren bir manzara değil, temsil sistemimizin artık ilerleyemediği sınır olabilir. Onu gördüğümüz için değil, görmeye çalıştığımız her seferinde başka bir şeyi gördüğümüz için fark ederiz.
Belki de hayal edemediğimiz şey hiçlik değil, kendi yokluğumuzdur
Hiçlik sorusunu rahatsız edici yapan yalnızca kozmolojik veya mantıksal güçlüğü değildir. İnsan, dünyanın yokluğunu düşünmeye çalışırken çoğu zaman kendi yokluğuyla karşılaşır. Fakat kendi yokluğumuzu da dışarıdan seyredilen bir sahneye dönüştürürüz. Cenazemizi, boş odamızı, bizden sonra devam eden insanları veya sessiz bir karanlığı hayal ederiz. Bütün bu sahnelerde gizli bir gözlemci kalır: Görüntüyü izleyen biz.
Zihin kendi bulunmadığı bir dünyayı tasarlayabilir, ancak bunu yalnızca o dünyanın görünmeyen tanığı olarak yapabilir. “Ben yokum” cümlesini kuran bir “ben” vardır. Kendi bilincimizin yokluğunu bilinç içinde temsil etmeye çalıştığımızda, gözlemciyi sahneden çıkarabilir fakat bakış açısını çıkaramayız.
Bu sınır, ölüm korkusunun da neden çoğu zaman sonsuz karanlık, yalnızlık veya boşluk imgelerine büründüğünü açıklar. Zihin deneyimsizliği deneyim biçiminde simüle edemez. Bu yüzden bilincin yokluğunu, kötü ama yine de yaşanan bir bilinç hâline çevirir. Oysa yalnızlık bir deneyimdir; karanlık bir deneyimdir; zamanın geçmemesi bile zaman hakkında bir deneyimdir. Yokluk bunların hiçbiri olamaz.
Hiçliği değil, varlığın silinişini hayal ediyoruz

Hiçliği gerçekten hayal edebilir miyiz?
Muhtemelen hayır. En azından onu bir görüntü, deneyim veya bilinç içeriği olarak hayal edemeyiz. Karanlığı hayal ettiğimizde ışığı; sessizliği hayal ettiğimizde sesi; boş uzayı hayal ettiğimizde nesneleri; kendi yokluğumuzu hayal ettiğimizde ise bedenimizi sahneden çıkarırız. Fakat her defasında bir zemin, bir zaman, bir bakış açısı veya bir gözlemci bırakırız.
Çünkü zihin hiçliği üretmez. Var olan bir temsilden parçalar çıkarır. Ne kadar çok şey çıkarırsa çıkarsın, çıkarma işleminin gerçekleştiği zihinsel alan kalmaya devam eder. Son parçayı da çıkardığımız anda geriye “hiçliğin görüntüsü” kalmaz; yalnızca görüntünün sona ermesi kalır. Bu sonu ise içeriden seyredemeyiz.
Yine de hiçliği düşünmeye çalışmak anlamsız değildir. Bu çaba bize hiçlik hakkında olduğundan daha fazla, zihnin nasıl çalıştığı hakkında bilgi verir. Algının karşıtlıklara, dilin nesnelere, bilincin ise içeriklere ihtiyaç duyduğunu gösterir. Varlığı çoğu zaman doğrudan fark etmeyiz; ancak onu bütünüyle kaldırmaya çalıştığımızda, düşüncenin her köşesine ne kadar derinden yerleşmiş olduğunu görürüz.
Belki de hiçlik, zihnimizin ulaşabileceği en uzak görüntü değildir.
Belki hiçlik, hiçbir görüntünün ulaşamayacağı yerdir.

